ZOR zamanlardan geçiyoruz. Neye uğradığımızı şaşırmış vaziyetteyiz. Bir su misâli akıp giden hayatlarımızın önüne âdeta bariyer konuldu. Temel ihtiyaçlar listesinde bulunan yemek, içmek, barınmak, hijyen ve sağlık başlıklarının dışındaki tüm faaliyetler için (“Kısa bir süreliğine” temennisiyle) durdurma tuşuna dokunduk…
Bugünlerde yürümeye
çalıştığımız yolda bir taraftan gelecek için ümitlerimiz devam ederken, bir
taraftan da durmaksızın etrafımızı çepeçevre saran bir duygu var. Adı, “özlem”…
Bu “durma” sürecinde her
geçen gün çığ gibi yuvarlanarak büyümeye devam ediyor özlem. Her insanın
özlediği bir eskisi vardır. Büyük küçük, yaşlı genç, zengin fakir demeden
yüreklerde ilk sıraya oturmuş vaziyette bulunan özleme uzun kalacağı korkusuyla
misafirperverlik göstermek istemiyoruz. Cahit Zarifoğlu ne güzel ifade etmiş:
“İnsana imtihan olarak
özlemek yeter
Bir şehri
Bir sesi
Bir nefesi…”
***
Ne tuhaf, değil mi?
İçinde bulunduğumuz baharı özlüyoruz. Görüyoruz, hissediyoruz ama bir dokunuş
mesafesinde bulunan bahar aylarına ait olana dokunamıyoruz. Koklayamıyoruz
çiçek açan badem ağaçlarını, masmavi gökyüzünde kuşlarla yarışan uçurtmaları,
güneşin sıcaklığını ensemizde hissetmeyi özlüyoruz; kısaca, topraktan başını
uzatıp “Ben geldim” diyen bahara dair ne varsa…
Bir kişiye “Özledim
seni” dediğimizde, yanımızda olmasını istemiş olmakla kalmayıp,
aklımızda ve kalbimizde olduğunu da ifade ediyoruz. Sevdiklerimizin telefonla
seslerini duyuyoruz da yetiyor mu? Yetinmek zorundayız!
Bunun yanında özlemek;
sadece kişiye hasret duymak değil, zaman ve mekânların da ruhumuza kattığı ince
dokunuşlara duyulan hasretliktir aynı zamanda. Bir zamana ya da mekâna duyulan
özlem, aslında o mekâna ve zamana dönmek istemekten öte, özlem duyduğumuz
şartlara, bize hatırlatılan iyi ve güzel şeylere kavuşabilme isteğidir.
İçinde yaşadığımız şehri
özlüyoruz; insanların bir yerlere yetişme telâşıyla sabah koşuşturmalarını,
simit arabalarından yayılan kokuları, akşam vakti olunca eve varıp “Yorgunum”
diyebilmeyi…
Uçağa binip, doğup
büyüdüğünüz şehre gidebilmeyi, anne şefkatini, baba ocağını özlüyoruz. Yine tam
da Cahit Zarifoğlu sesleniyor:
“Özlemek… Ne derin bir
duygu böyle! Özlemek ne uzun mesafe…”
***
Her yaş ayrı ayrı
özlüyor; bebekler yattıkları bebek arabasından etraflarını izlemeye, çocuk
olanlar parklardaki salıncaklara, kaydıraklara, ergen olanlar arkadaş
buluşmalarına hasret. Çok değil, daha bir yıl önce yaz tatillerini özlerken,
şimdilerde okulu özler olduk. Hele o sabahki derse yetişme heyecanı,
arkadaşlarla aynı sırayı paylaşmak, öğretmenlerimizin dersi anlatırken “Buraya
bak” seslenişleri, teneffüs zili, kantin kuyrukları… Güzelmiş be hepsi!
Önceleri, yukarıda
dillendirmeye çalıştığım özlemler bizler için ne kadar da sıradan
şeylerdi. “Nasılsın? Ne var, ne yok?” diyene, “Aman
n’olsun, bi’ değişiklik yok, hep aynı şeyler” cevaplarını verir
olmuştuk. Sıradan olan şeyleri de iyiden saymaz olmuştuk!
Oysa en başta sağlıklı
olarak uyuyup uyanabilmek, her gün işe gidip gelmek, çocukları okula uğurlayıp
kendi işimize gücümüze dalmak, “Mikrop bulaşır mı?” kaygısı taşımadan markete
gitmek, istediğimiz zaman dışarı çıkıp dolaşmak veya misafir ağırlamak gibi
sıradan saydığımız şeyler, aslında hiç mi hiç sıradan değillermiş!
Ne kadar da çok “Şükür,
Elhamdülillah” diyecek sebeplerimiz varmış meğer!
Bu arada, çiğ olarak yemeyi
sevmediğim domatesi şu sıralar çiğ olarak yemeyi, düşünmeden ellerimle
gözlerime, yüzüme dokunmayı özlediğimi söylesem… (Yüzlerinizdeki tebessümü
gördüm bile.)
Zaman zaman, “Ah! Nerede
o eski…” diyerek dillendirmeye başladığımız cümlelere yenilerini ekler olduk.
Keşke bugünlerde “zamanda seyahat” ifadesi bir söylem olmaktan öteye
gidebilse! Eskilere doğru yol almaya istekli yolcusu bir hayli fazla
olurdu sanırım…
Özlemini çektiğimiz çok
ama çok şey var zaman geçtikçe yerinde durmayan. Allah’ın yardımıyla gelip
geçecek olan bu zor günlerin hepimizin geçmişine güzel bir sayfa olarak
kaydedilebilmesi adına “anlayış” hırkasını giyinmek var. Kırmamak, kırılmamak
adına…
***
Biz tüm bu
olumsuzlukları aşmaya çalışırken, Devletimizin, doktorlarımızın onca çabası
varken, 65 yaş üzerine söz verilen kolonya ve maskelerin henüz hak sahiplerine
ulaşmadığına takılıp kalanlar da yok değil.
Siz dertlenmeyin küçük
detaylarla, bu Devlet maske ve kolonyadan çok daha fazlasını ulaştırır
yaşlılarına!
Özlemini çektiğiniz güzelliklere
kavuşmanız dileğiyle…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder