BİR gelincik tarlasının tam ortasındayım. Tıpkı uçsuz bucaksız, maddeye hayat veren mânâda hayatın anlamını aramaya koyulmuş gibi… İçinde koşmaya başladığımda, kırmızı gelinciklerin aralarına serpiştirilmiş papatyalara rastlıyorum, hemen taç yapmaya koyuluyorum…
“Acaba bu papatyalardan
yapılmış tacı, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir devre adını veren lâlenin
saçlarına mı taksam?” diye düşünürken, elimde beliren rengârenk güllerin
dikenleri hiç acıtmıyor elimi. “Gülü seven, dikenine katlanır” edâsıyla sevgi
dolu bir kalp arıyorum elimdeki gülleri bırakmak için. Bir de bakıyorum ki o
kalp, sevginin yanında hüznün ifadesi ters lâle ile kendine başköşede yer
bulmuş. “Çık, git!” diyesim var ama bu güzelliğe kıyamıyorum. Sonra bir
yerlerden karanfillerin kokusu yayılıyor havaya, aramak için yola koyuluyorum.
Kokuyu takip ettiğimde, vardığım yer bir ebru sanatçısının tablosu…
Sonra yüksek dağların
tepelerine doğru ilerliyorum, karların arasından uzanıveren mağrur bakışlı
bembeyaz çiçekleriyle kardelenleri görüyorum. Karın yağmasını sabırla bekler,
karın kokusunu aldığı vakit toprağın altından çıkarmış. Bu yüzdendir denir ki
o, sabrın ve fedakârlığın sembolü… Güneşin kendini yakacağı düşüncesiyle
boynunu hep bükük tutarmış.
Kardelen çiçeği, hiç görmediği
güneşe âşık olmuş. Biliyormuş ki, güneşi gördüğü an canından olacak. Lâkin
güneşi görebilme aşkı içinde öyle büyümüş ki, Allah’a, “Bana bir defacık olsun
güneşi görmeyi nasip et” diye duâ etmiş. Güneşi görmeye can atan kardelen,
karın üstüne çıkmaya karar verip güneşe doğru uzandığında, güneşi görmüş ve
canından olmuş. Derler ki, “Eğer günün birinde birini çok seversen, kardelen
gibi cesaretli ol”.
Biz de görmeden sevmedik
mi Nebîler Nebîsi Peygamberimiz Efendimizi (sav)? Bir güneş misâli İslâm âlemini
aydınlatan Efendimizin sevgisiyle pervâne olmadık mı? Belki de bu yüzdendir
kardelen çiçeğini çok sevme nedenim…
Kardelen hakkında bir
rivâyet daha var…
Birbirini çok seven iki
çiçek varmış. Bunlardan erkek olan, baharda açtıkları vakit diğer çiçeklerden
sevdiğini kıskanırmış. Bu nedenle baharda binlerce çiçeğin içinde açıp
kalabalıkta kaybolmak yerine, kışın dondurucu soğuğunda açmayı yeğlemiş.
Niyeti, canından çok sevdiği sevgilisini daha fazla görmekmiş. Hayâlini
sevgilisine anlatmış ve bir dahaki sefere hiç kimsenin açmaya cesaret edemediği
karların içinde açmak üzere sözleşmişler. Nihâyet kış gelmiş ve karların
toprağı örttüğü vakit sevgiliye kavuşma hayâli ile erkek çiçek karı delerek gün
yüzüne çıkmış. Karların içinde renkleriyle göz kamaştıran sevgiliyi aramış ama
bulamamış. Ümidini yitirmiş, bir süre sonra üzüntüsünden boynunu eğmiş, soğuğa
dayanamayıp ölmüş.
İşte aşkı için kışın
dondurucu soğuğuna aldırmadan açma cesareti gösteren kardelene sâdık kalmayarak
kendisini göstermeyen sevgilisine “Hercai” adı verilmiş. Siz, siz olun,
verdiğiniz söze sâdık kalın!
Bembeyaz kar tanesine
benzeyen kardelen ve daha pek çok çiçek, hikâyeleriyle geçmiş zamanlardan
samîmiyet yüklü, nasihat dolu sözler gönderirler bugünlerin çocuklarına,
torunlarına. İnsanlığın insanlığa vereceği en güzel değerlerin ifadesidir
kardelen çiçeğinin hikâyesi de.
Doğanın nâdide evlâtları
olan çiçekler kimi zaman ahenkli şekilleriyle kınalı ellerde göz nuru olup
nakışlara desendir. Kanaviçedir, iğne oyasıdır, Türk işidir, ilmek ilmek örülen
danteldir…
Kanaviçe yatak örtüsü
için desen ortanca mı olsun, menekşe mi, yoksa yabangülü mü? Yazmanızın ucunda
mor sümbül mü, yoksa nergis mi istersiniz? Şöyle “ıtır yaprak” desenli dantel
bir perde ne de güzel durur pencerede!..
(Bu el işleri, her biri
kendi içinde bir dünyayı ve nesli barındırır. Geniş çerçevede bahsetmek
isterim, lâkin yazının uzun olup sizi sıkmasından korkarım. Sonraki sayılardan
biri için şimdiden söz vermiş olayım -inşallah-.)
Kimi zaman da ozanların
dilinde türkü olur ya da bir şairin dizelerinde hayat bulur. Tıpkı Bahaeddin
Karakoç’un dizelerindeki gibi: “Birden bezeklenir sevdâ haritam/
Ihlamurlar çiçek açtığı zaman/ Lâleler toplarım ben tutam tutam/ Bizim için
çalar kıvrak bir keman/ Gök papatya, yer ise lâle bahçesi/ Aşka ışık dokur
kuşların sesi/ Seninle hep aynı yerde oluruz/ Ihlamurlar çiçek açtığı zaman...”
Çiçekteki sanat ve his
Tarifin yetersiz kaldığı
eşsiz kokularıyla ruhlara şifa olur çiçekler. Temizliği, “misk gibi çiçek
kokulu” ifadesiyle tarif ederiz. Çiçek kokulu parfümler alırız. Yapılan
araştırmalarda kokuların rüyalar, duygular, ağrı, stres, konsantrasyon gibi
nerdeyse hemen hemen her şeyi etkilediği anlaşılmış. Örneğin, lavanta kokusunun
insana kendini iyi hissettiren hormonların salgılanmasını olumlu yönde
etkilediği belirtilmiş. Gül kokusunun kan basıncını düşürerek rahatlattığı
bilinmekte. Nane koklayan sporcuların ise daha hızlı koştuğu ve
konsantrasyonlarının diğer sporculara oranla daha iyi olduğu gözlemlenmiştir.*
Çiçeklerin duygu,
hikâyelerle nasihat, nakışlarda desen, kokularıyla ruhlara şifa, sanat
eserlerine ilham olduklarını söyledik ama en önemlisini henüz söylemedik: Tüm
bu hislere tercüman çiçeklerle birlikte bütün bu âlemi yoktan var eden,
yarattığını da en güzel şekliyle, en estetik hâliyle yaratan Allah’a şükürler
olsun!
Her canlının yaratılış
gâyesi ile dünyaya geldiği bu âlemde küçük çiçeğin dahi görevi var. Onlar
görevlerini büyük bir titizlikle yerine getirmekteler. Zarâfetin sembolü,
güzelliğin tarifi, baharın zikri çiçeklerin her biri, tohumun içine gizlenen
âlemden insanoğluna âdeta mektup getirirler. Her biri bir renk, bir sayfadır
okunup anlaşılmak üzere yazılmış. Bu muazzam sistemde mektubu okudukça,
gördükçe, farkına vardıkça Yaratan’a şükretmemek mümkün mü?
Çiçekleri, doğayı kim sevmez
ki? Hele onların estetik dillerine uygun kelimelerle konuşup hemhâl olmak ve bu
güzellik karşısında tefekkür etmemek ne mümkün?
Bu yazının dileği, çiçeklere dair zerre-i miskal kadar da olsa duygularda bir esinti bırakabilmektir.
*https://www.tzv.org.tr/#/haber/879
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder