“Bilmediğimi biliyorum; ben bilemez olduğumun
farkındayım” Bu söz iki bin beş yüz yıl
öncesine Sokrates’e ait. O günlerden bu günlere geldiğimizde bilmediğimizi
biliyor muyuz? Sorusunun cevabı benliklerimizde henüz netleşmiş değil ya da
netleştirmek istemiyoruz. Çünkü genellikle bilmesek de “biliyormuş” gibi yapmak
kendi içimizde daha ağır basmaktadır. Kim bilir? Belki de karşımızdaki kişiye
karşı kendimizi koruyoruz. Karşımızdaki kişide neyi bilmediğinin farkında mıdır
acaba?
Bilmiyorum ifadesi kullanım yerine ve biçimine göre insanı zirveye çıkardığı da olur, dibe indirdiği de…
Kimi zaman hayat karşısında “aman bana ne canım”
anlamında kayıtsızlığı karşı tarafa hissettirir, kimi zaman da “çok erdemli bir
davranış” şeklinde değerlendirilir.
Bilmiyorum diyebilmek kişinin kendisini ve yeteneklerini
keşfetmesine imkan sağlamasının yanı sıra kişideki gurur, kibir gibi pek çok
olumsuz özelliğin büyümesinin önüne de set olur. Bilmiyorum diyebilmek kişinin
hayat boyu öğrenme eylemini devam ettirmesine, başkalarıyla değil kendisi ile
ilgilenmesine, acizliğinin ve eksikliğinin farkına varmasına vesile olur. Bu ve benzeri noktalardan bakıldığında
bilmiyorum diyebilmek bir eksiklik değil aksine bir zenginliktir.
Her birimizin kendi dünyasında bir dolu bilgi
saklıdır. Fakat buna rağmen hala bilmediğimizi düşünüyorsak işte asıl marifet
tam da budur. Bir insanın başkalarına karşı samimiyetinin göstergesi olarak ve
yine kendisine karşı kendisini en iyi bildiği en kısa cümlelerden biridir;
Bilmiyorum…
Bilmiyorum, ifadesini söylemek - ne yazık ki-
yazıldığı kadar kolay değildir. Pek çok insan, bilmediğini bilmemekte ve bilmek
için de çaba sarf etmektedir. İnsanoğlu sanki her şeyi bilmekle yükümlüymüş
gibi bilmiyorum demeyi bir eksiklik olarak düşünür genellikle. Bilmediğinde
ısrarcı olması yetmezmiş gibi başkalarını suçlama- kolay olduğundan- yolunu
seçer. İnsanoğlu bilmediği konuda ahkam kesmeyi kendine iş edinmiştir. Her konuda söz söylemek zorundaymışçasına
bilmeden konuşanları unutmamak gerekir.
Ne kolaydır başkasının hayatıyla ilgili konuşmak değil mi? başkaları
adına kararlar vermek, hiçbir fikre sahip olmadığı halde konuşmayı bilgelik
sananlar. Bazı zamanlarda bu konuşmalar
muhatabını bile isteye üzmeyi, yıpratmayı hedefleyen bir davranış olarak göze
çarpmaktadır.
Peki, bilmiyorum diyebilmek, olumsuz bir vasıf mıdır
ki? Yoksa kendimize ve çevremizdekilere karşı yaptığımız bir eziyet, psikolojik
bir şiddet türümüdür. Ya da kendimizin kibrini yenmeye güç yetirememek mi?
Üçüncü seçenek bunların hiçbiri olarak, Sadece benliğimize gücümüzün üzerinde
yük yükleme işimi? Cevabı bende “bilmiyorum”, cevabın genelden çok kişiye özel
olduğunu düşündüğümden…
Bilmemek ve buna rağmen bildiğimizi düşünmek bir
hastalıktır demek pek de yanlış olmasa gerek. En tehlikelisi az bilmek çok
inanmaktır. Oysa insan bilgiye ulaştıkça, öğrendikçe ve ufku genişledikçe
gücünün farkına varıyor. Hayata, dünyaya, mesleğine ve ilişkilerine bakışı
değişiyor. Bu nedenle bilmediğimiz konularda/işlerde ben bilmiyorum diyerek
hakkını teslim etmek gerekir.
Bilmediğini bilmeyip aksine her şeyi bildiğini
zannedenlerin her konuda söyleyecek sözleri vardır. Üstelik bilenleri tenkit
edecek kadar cesurdurlar. Yanlış olduğu
anlaşılınca bu benim görüşüm der işin içinden çıkar. Bu huyda kibirden kaynaklıdır.
Bilmediğini bilmeyen neyi bilmesi gerektiğini de
bilmez. Eğer bu durum şirketler için söz konusu ise şirketler bilmediğini
bilmeme düzeyi ile fazla uzun ömürlü olmazlar.
Şirketlerde üst yönetimlere gelmiş kişilerin
bilmiyorum” sözcüğünü kullanmaları karşısında birçok kişinin “madem
bilmiyorsun. Ne işin var orda o vakit” diye düşünmekten kendini alamazlar.
Sadece bir konunun cahili ben bu konuyu çok iyi biliyorum,
diyecek kadar cesaret gösterebilir. Bir alanda uzman olmak o alanda sınırlı
bilgiye vakıf olmanın yanında o alan hakkında ne kadar az şey bildiğini de
göstermiş olur. Çünkü bilgi sınırsızdır.
Eğitim düzeyiniz arttıkça, ne kadar fazla şey hakkında ne kadar az şey
bildiğinin farkına varır insan. Bilmediğini bilmeyenler/bilmek istemeyenler
çevresindeki insanlar aşağılayıcı bir tavır sergiler. Her şey hakkında fikir
beyanında bulunmaktan neyi bilmediklerinin asla farkına varamazlar. Hoş! varsalar
da bunu göstermekten imtina ederler.
Bir konuda yeterli becerilere sahip olmayan
bireylerin yeteneklerini olduğundan fazla görme eğilimi “Dunning-Kruger etkisi”
olarak tanımlanıyor. Bu etki, ilk olarak
1999 yılında David Dunning ve Justin Kruger tarafından ortaya konulmuş.
Yaptıkları deneyde katılımcılara mizah anlayışı, dil bilgisi ve mantık
alanlarında dört test uygulamışlar. Sonucunda ise testlerde kötü performans
gösteren katılımcıların, kendi performanslarını ortalamanın üzerinde görme
olasılıklarının daha yüksek olduğunu gözlemlemişler.
Henüz yazımı yazarken haberlerde denk geldiğim bir
husus Dunning-Kruger etkisine en güzel örneklerden birini oluşturuyor. Hastalıklarda
kullanılan tıbbi ilaçlara dair bilmediği halde bildiğini sandıkları yetmezmiş
gibi, cesaretlerine de şahit oluyoruz. Konu hakkında hiçbir akademik ve bilim
temelli arka planı olmayan insanlar, kendilerini konunun uzmanı ilan ederek yanlış
bilgilendirmelere gidebiliyorlar. Üstelik söz konusu olan insan sağlığı iken!
Ve daha buna benzer onlarca konuda ne de çok şey
biliyoruz/bildiğimizi zannediyoruz.
Bilmediğin, bilmek ya da neyi bilip neyi
bilmediğinin farkında olmak veya neyi ne kadar bildiğini bilmek ancak bilgiye
ulaşmakla olur. Bunun yolu ise okumak ve yaşayarak öğrenmektir.
“Bilmeyen ve bilmediğini bilen, çocuktur ona
öğretin. Bilen ve bildiğini bilmeyen, uykudadır onu uyandırın. Bilen ve
bildiğini bilen, liderdir onu izleyin. Bilmeyen ve bilmediğini bilmeyen ise
uzak durun” Kung-Fu –Tzu
Sağlıkla kalın…
Eskiler cahil cesareti de derler guzel bir yazi olmus tebrikler
YanıtlaSil